Tuğçe Turanlar

  • Anasayfa
  • Hakkımda
  • Konular
    • İlişkiler ve Bağlanma
    • Kaygı ve Anksiyete
    • Travma ve Bedensel Bellek
    • Bilinçdışı Süreçler
    • Rüyalar
    • Psikanalitik Düşünce
  • Podcast
  • İletişim

Tuğçe Turanlar

  • Anasayfa
  • Hakkımda
  • Konular
    • İlişkiler ve Bağlanma
    • Kaygı ve Anksiyete
    • Travma ve Bedensel Bellek
    • Bilinçdışı Süreçler
    • Rüyalar
    • Psikanalitik Düşünce
  • Podcast
  • İletişim
  • Anasayfa
  • Hakkımda
  • Konular
    • İlişkiler ve Bağlanma
    • Kaygı ve Anksiyete
    • Travma ve Bedensel Bellek
    • Bilinçdışı Süreçler
    • Rüyalar
    • Psikanalitik Düşünce
  • Podcast
  • İletişim
featured_image

Jung’un Kırmızı Kitabı: 5 Bölümlük Podcast Serisi

22 Nisan 2026 Yazar: Tuğçe Turanlar Podcast, Psikanalitik Düşünce 0 Yorum

Jung’un Kırmızı Kitabı, yalnızca psikoloji tarihinin dikkat çekici metinlerinden biri değildir. Aynı zamanda insanın iç dünyasında beliren imgelerle, çatışmalarla, korkularla ve dönüşüm ihtimaliyle nasıl karşılaşabileceğine dair güçlü bir çerçeve sunar. Bu yazı, Seans Odası Sakinleri podcastinde hazırladığım 5 bölümlük Kırmızı Kitap serisine eşlik eden bir rehberdir.

Burada her bölümün ana fikrini özetliyor, ardından sık geçen kavramları daha anlaşılır biçimde açıklıyorum. Amaç yalnızca seriyi dinleyenlerin anlatıyı takip etmesi değil; Jung’un kullandığı kavramların günlük hayatla, ruhsal çatışmalarla ve psikolojik dönüşüm süreçleriyle ilişkisini daha net görebilmek.

Jung’un Kırmızı Kitabı neden bu kadar önemli?

Kırmızı Kitap, Jung’un iç dünyasında yaşadığı sarsıcı deneyimlerin, vizyonların, imgelerin ve sembollerin kaydıdır. Ancak mesele yalnızca bireysel bir kriz anlatısı değildir. Bu metin aynı zamanda daha sonra analitik psikolojinin merkezine yerleşecek birçok kavramın da zeminini oluşturur.

Bugün Jung’la birlikte düşündüğümüz gölge, aktif imgelem, kolektif bilinçdışı, kendilik ve bireyleşme gibi kavramların izleri bu metinde açıkça görülür. Bu nedenle Kırmızı Kitap hem kişisel hem kuramsal bir eşik olarak düşünülebilir.

1. Zamanın Tini ve Derinliklerin Tini

Serinin ilk bölümünde Jung’un iki temel ekseni öne çıkar: Zamanın Tini ve Derinliklerin Tini.

Zamanın Tini nedir?

Zamanın Tini, çağın diliyle konuşur. Başarı, uyum, statü, kontrol, verimlilik ve planlanabilir hayat gibi ölçütleri önemser. Kişinin dış dünyada yönünü bulmasına yardım eder; hayatı organize eder, hedef koydurur ve toplumsal işleyişe uyum sağlar.

Ancak sorun, bu ses tek otorite haline geldiğinde başlar. Çünkü o zaman kişinin iç ihtiyaçları, kırılganlıkları ve anlam arayışı kolayca bastırılabilir.

Derinliklerin Tini nedir?

Derinliklerin Tini ise daha zamansız, daha derin bir yerden seslenir. Çoğu zaman mantıklı bir düşünce gibi değil; rüyalar, imgeler, huzursuzluk, yön kaybı, yoğun duygular ya da açıklaması zor bir iç sıkıntısı gibi yaşantılarla kendini gösterir.

Bu ses genellikle konforu bozduğu için rahatsız edicidir. Ama aynı zamanda kişiyi kendi hakikatine, yani daha sahici bir psikolojik yaşantıya yaklaştırma potansiyeli taşır.

Bu bölümün ana fikri

Jung’un burada anlattığı şey basit bir dağılma değil, anlamı ciddiye alan bir yüzleşmedir. İçeriden gelen çağrı bastırıldığında yok olmaz; bazen ilişkilerde, bazen bedende, bazen de tekrar eden örüntülerde kendine başka yollar bulur.

2. Siegfried rüyası ve kahramanın ölümü

İkinci bölümün merkezinde Jung’u derinden sarsan o rüya vardır: Issız bir dağ geçidinde Siegfried’i öldürür. Jungiyen açıdan Siegfried yalnızca mitolojik bir figür değildir; kişinin özdeşleştiği kahraman benliği de temsil edebilir.

Kahraman benlik neyi temsil eder?

Kahraman benlik; güçlü, parlak, başarılı, kusursuz ve hep doğru olan tarafla özdeşleşmeyi anlatır. Kişi kendini yalnızca bu ideal tarafı üzerinden tanımladığında, geri kalan parçaları dışarıda kalır.

Jung’un rüyası bu nedenle simgesel olarak çok güçlüdür. Çünkü burada yalnızca bir kahraman ölmez; kişinin yapıştığı ideal benlik de sarsılır.

Jung’a göre bu neden önemlidir?

Bireyleşme sürecinin sert kurallarından biri şudur:
Gerçek benliğin doğabilmesi için kahraman idealinin sarsılması gerekir.

Bu, başarıyı bırakmak gerektiği anlamına gelmez. Asıl soru şudur: Başarı seni canlı mı kılıyor, yoksa giderek seni daraltan bir zırha mı dönüşüyor?

3. Gölge ve persona: Benliğin reddedilen yanları

Üçüncü bölümde odağımız gölge ve persona arasındaki gerilime kayar. Bu bölüm, günlük hayatta da en kolay karşılık bulan Jung kavramlarından birini içerir.

Persona nedir?

Persona, kişinin dış dünyaya sunduğu toplumsal yüzdür. Uyum sağlar, ilişkileri kolaylaştırır, kabul görmeyi mümkün kılar. Hepimizin bir personası vardır ve bu yapı aslında gereklidir.

Fakat kişi yalnızca personasıyla özdeşleşmeye başladığında, diğer parçaları dışarıda bırakır. Tam da bu noktada gölge belirginleşir.

Gölge nedir?

Gölge, yalnızca kötü ya da karanlık taraf demek değildir. Daha çok benliğin dışarıda bıraktığı, bastırdığı, utandığı ya da “bana yakışmaz” diye reddettiği yönlerdir.

Öfke, kıskançlık, güç arzusu, kırılganlık, bağımlılık ihtiyacı, rekabet ya da kontrol isteği gibi yönler gölge alanına girebilir. Bunlar tanınmadığında projeksiyon yoluyla başkalarına yansıtılabilir ya da ilişkilerde tekrar eden çatışmalar halinde geri dönebilir.

Gölge neden önemlidir?

Jung’a göre insanın bütünleşmesi, yalnızca sevdiği taraflarını tanımasıyla olmaz. Görmek istemediği yanlarını da yavaş yavaş fark etmesi gerekir. Gölgeyle temas, kişiyi kötü yapmaz; daha sahici ve daha bütün hale getirebilir.

4. Aktif imgelem: İç imgelerle bilinçli temas

Dördüncü bölümde Jung’un en özgün katkılarından biri olan aktif imgelem üzerinde duruyoruz.

Aktif imgelem nedir?

Aktif imgelem, ne tamamen rüya halidir ne de sıradan uyanıklık. İçsel imgelerle bilinçli biçimde ilişki kurma yöntemidir. Amaç, gelen imgeyi bastırmak ya da ona kapılmak değil; onunla temas edip taşıdığı anlamı araştırmaktır.

Philemon, Salome ve Ka neden önemlidir?

Jung’un iç dünyasında beliren Philemon, Salome ve Ka gibi figürler, yalnızca “hayal ürünü karakterler” olarak düşünülmez. Bunlar psişede belirli işlevleri ve yaşantısal eksenleri temsil eden sembolik figürlerdir.

Philemon daha çok bilgelik ve rehberlik eksenini; Salome eros, duygu ve bağlılık eksenini; Ka ise ağırlık, beden, madde ve somut gerçeklik eksenini düşündürür. Burada mesele bu figürleri literal anlamda gerçek kabul etmek değil; onların psikolojik işlevlerini ciddiye almaktır.

Aktif imgelem nasıl düşünülmeli?

Bu yöntemi romantize etmeden düşünmek önemlidir. Jung’un vurgusu sınırsız bir içe dalış değil; sınır, ritim ve gündelik hayatla bağın korunmasıdır. İç dünyayla çalışmak, orada yaşamak değil; orayı ziyaret edip geri dönebilmektir.

5. 1913 vizyonları, kolektif bilinçdışı, kendilik ve bireyleşme

Serinin son bölümünde Jung’un iç yolculuğu daha geniş bir çerçeveye oturur. 1913 vizyonları, kolektif bilinçdışı, mandalalar, Bollingen Kulesi, kendilik arketipi ve bireyleşme kavramı burada birlikte anlam kazanır.

1913 vizyonları ne anlatır?

Jung’un tren yolculuğunda yaşadığı yoğun imgeler; Avrupa’yı yutan sarı bir sel, ardından kana dönüşen dalgalar gibi sahneler içerir. Bu deneyimler onda delilik korkusuna da temas eder.

İlk bakışta bunlar yalnızca bireysel bir kriz gibi görünebilir. Ama Jung zamanla bu yaşantıları daha geniş bir psikolojik çerçevede düşünmeye başlar.

Kolektif bilinçdışı nedir?

Kolektif bilinçdışı, psişenin yalnızca kişisel yaşam öykümüzden değil, daha ortak ve tarihsel örüntülerden de beslendiği fikridir. Bu bakış açısına göre bazı rüyalar ve imgeler yalnızca bireysel geçmişimizi değil; çağın ruhunu, ortak insani temaları ve daha evrensel çatışmaları da taşıyabilir.

Bu, kehanet iddiası değildir. Daha çok, ortak arketipsel temaların bireysel deneyimde sembolik biçimde görünmesi fikridir.

Mandalalar ve Bollingen Kulesi neden önemli?

Jung için mandalalar yalnızca estetik şekiller değildir. Parçalanma karşısında bütünlük arayışının simgesel ifadesi haline gelirler. Bollingen Kulesi ise bu içsel çalışmanın dış dünyadaki somut karşılığı gibi düşünülebilir.

Bir başka deyişle, Jung yalnızca yaşadığı kaosu kaydetmez; onu biçime, yapıya ve sembole dönüştürür.

Kendilik ve bireyleşme neyi anlatır?

Bu son bölümde belirginleşen en temel noktalardan biri, Jung’un içsel krizinin sonunda yalnızca bir çöküşe değil; daha bütün bir benlik anlayışına yönelmesidir. Kendilik arketipi, psişenin merkezî ve bütünleştirici boyutunu düşündürür. Bireyleşme ise kişinin bu bütünlüğe doğru adım adım ilerleme sürecidir.

Burada amaç kusursuz olmak değil; kişinin bilinçdışıyla daha dürüst, daha esnek ve daha bütün bir ilişki kurabilmesidir.

Jung’un Kırmızı Kitabı bize ne söylüyor?

Kırmızı Kitap serisinin ana fikri şurada düğümleniyor: İçeriden gelen çağrıyı ne bastırmak ne de ona bütünüyle teslim olmak gerekir. Asıl mesele, onu adlandırmak, ona biçim vermek ve gündelik hayatın içine entegre edebilmektir.

Jung’un iç yolculuğu da tam olarak bunu gösterir. İnsan, biçim veremediği şeyin kurbanı olabilir; ama adını koyabildiği, simgeleştirebildiği ve düşünebildiği şeyle daha farklı bir ilişki kurabilir.

Bu yüzden Kırmızı Kitap, yalnızca Jung’un kişisel krizi değildir. Aynı zamanda içsel karmaşayı anlam, yapı ve dönüşüme çevirme çabasının da kaydıdır.

Bölüm linkleri

Jung’un Kırmızı Kitabı: 5 bölümlük özel seriyi dinlemek için:
Aşağıdaki beş bağlantıdan bölümlere sırayla gidebilir; bu yazıyı da dinlerken “kavram haritası” gibi kullanabilirsiniz.

Seans Odası Sakinleri Podcast (S.O.S)

  • Jung’un Kırmızı Kitabı Bölüm 1: Zamanın Tini & Derinliklerin Tini
  • Jung’un Kırmızı Kitabı Bölüm 2: Siegfried rüyası: Kahramanın ölümü
  • Jung’un Kırmızı Kitabı Bölüm 3: Aktif İmgelem: Philemon, Salome, Ka
  • Jung’un Kırmızı Kitabı Bölüm 4: Kolektif bilinçdışı ve 1913 vizyonları
  • Jung’un Kırmızı Kitabı Bölüm 5: Kolektif bilinçdışı, kendilik ve bireyleşme
Kırmızı Kitap
Önceki

İlgili Makaleler

Tekrarlayan Rüyalar Neden Görülür? Bilinçdışının Israrı
Tekrarlayan Rüyalar Neden Görülür? Bilinçdışının Israrı
20 Şubat 2026

Bazı rüyalar bir kez görülür ve kaybolur; bazıları ise aynı duygusal çekirdeği...

Devamı
Klinik Psikolog Tuğçe Turanlar
5 Eylül 2021

Klinik Psikolog Tuğçe Turanlar 1986 yılında İstanbul'da doğan Tuğçe Turanlar,...

Devamı
Arketip Nedir
Arketip Nedir
31 Ekim 2023

Arketip, insanların kolektif bilinçdışında yer alan evrensel semboller ve...

Devamı
Freud Okuma Listesi
Freud Okuma Listesi
9 Şubat 2022

Sigmund Freud'un devasa külliyatı, hem psikoloji meraklıları hem de uzmanlar için...

Devamı

Instagram

Yalnızlık, çoğu zaman tek başına olmaktan çok, sah Yalnızlık, çoğu zaman tek başına olmaktan çok, sahici bir yakınlık kuramamaktan doğar. Bu nedenle insan bazen kalabalıkların içinde, ilişkilerin ortasında ve sürekli iletişim hâlindeyken bile kendini derinden yalnız hisseder. 

Sorun her zaman çevrede kaç kişinin olduğu değildir; o ilişkilerin ne kadar güvenli, karşılıklı ve duygusal olarak taşıyıcı olduğudur.

Sosyal medya çağında bu ayrım daha da belirginleşti. İnsanlar hiç olmadığı kadar görünür, ulaşılabilir ve bağlantı içinde. Ancak bağlantının artması, yakınlığın da arttığı anlamına gelmiyor. Mesajlaşmak, birbirini izlemek ya da sürekli çevrimiçi kalmak; anlaşılma, görülme ve duygusal olarak karşılık bulma ihtiyacını her zaman karşılamıyor. Bu yüzden kişi çok sayıda ilişki içinde olsa bile, gerçek bir temas yaşamadığında yalnızlık sürüyor.

Yalnızlığı ağırlaştıran bir başka etken de, tek başına olmaya yüklenen anlamdır. Çünkü tek başınalık ile yalnızlık aynı şey değildir. Tek başına olmak kimi zaman içe dönüş, dinlenme ve ruhsal toparlanma alanı sunabilir. Yalnızlık ise ilişki içinde de hissedilebilen bir kopukluk hâlidir. İnsan her yalnız kaldığında zarar görmez; ama kendisi olarak var olamadığı ilişkiler içinde giderek daha fazla yalnızlaşabilir.

Bu yüzden yalnızlığı yalnızca daha fazla sosyalleşme ihtiyacı olarak görmek yeterli değildir. Bazen ihtiyaç duyulan şey daha çok insan değil, daha sahici temas; bazen de yakınlıkla, mesafeyle ve tek başınalıkla kurulan içsel ilişkiyi yeniden düşünmektir🌷

#psikoloji
Külkedisi Sendromu, kadınların bağımsızlığa karşı Külkedisi Sendromu, kadınların bağımsızlığa karşı geliştirdikleri bilinçdışı korkuyu ve bir başkası tarafından korunma, yönlendirilme ya da “kurtarılma” arzusunu anlatmak için kullanılan bir kavramdır. Bu nedenle, bir klinik tanıdan çok, belirli bir psikolojik ve toplumsal örüntüye işaret eder.

Bu örüntüde kişi, yaşamını dönüştürecek gücü kendi içinde değil, dışarıda aramaya başlayabilir. İlişkilerde partnerin idealize edilmesi, aşırı uyum sağlama, kendi benliğini geri plana itme ve güvende hissetmek için bir başkasının varlığına ihtiyaç duyma bu yapının sık görülen görünümlerindendir.

Kavramın dikkat çekici yanı, yalnızca bireysel psikolojiyle değil; masallar, kültürel anlatılar ve toplumsallaşma süreçleriyle de ilişkili olmasıdır. 

Külkedisi masalında olduğu gibi, kadın bekler, sabreder, uyum gösterir; değişim ise kendi eyleminden çok dışarıdan gelen bir figürle mümkün olur. Böylece bağımsızlık, özgürleştirici bir alan olmaktan çıkıp kaygı uyandıran bir alana dönüşebilir.

Psikodinamik açıdan bakıldığında ise bu örüntü, bağımsızlıkla ilgili çatışmalı duyguların bastırılması üzerinden de okunabilir.

🌷

#psikoloji
Beyaz Şövalye Sendromu, ilişkide sürekli kurtarıcı Beyaz Şövalye Sendromu, ilişkide sürekli kurtarıcı role geçmeyi anlatır. Kişi karşısındakini sevmekle yetinmez; onu toparlamaya, iyileştirmeye, taşımaya ve düzeltmeye de çalışır.

İlk bakışta bu, sevgi, fedakarlık ve bağlılık gibi görünebilir. Ama zamanla ilişki, iki kişinin birbirine eşlik ettiği bir alan olmaktan çıkıp birinin diğerini sürekli düzenlemeye çalıştığı bir yapıya dönüşebilir.

Bu dinamikte partnerin sorunları kişinin gündemine dönüşür, partnerin duyguları ise kendi sorumluluğu gibi hissedilir. Kimi zaman dışarıdan “çok ilgili” görünen tutumun altında, kaybetme korkusu ya da vazgeçilmez olma ihtiyacı da bulunabilir.

Oysa sağlıklı destek vermek ile kurtarıcı role geçmek aynı şey değildir. Destek vermek, karşı tarafın yerine yaşamak değil; yanında olurken yine de onun kendi ayakları üzerinde durmasına alan açmaktır.

Beyaz şövalye dinamiğinde ise bu denge bozulur. Bir süre sonra sevgi ile sorumluluk, şefkat ile yük taşıma birbirine karışır. Bu da ilişkide eşitliği zedeler; yorgunluk, kırgınlık ve bastırılmış öfke yaratabilir ❤️‍🩹

Çoğu zaman bu rol kötü niyetle değil, iyi niyetle başlar. Ama yine de şu fark önemlidir: Sevgi, birini taşımak değildir. Destek olmak, onun yerine yaşamak değildir. 

Yakınlık, birini kurtarma görevi değildir.

#psikoloji
“Bırak yapsınlar” yaklaşımı, umursamazlık ya da he “Bırak yapsınlar” yaklaşımı, umursamazlık ya da her şeyi akışına bırakmak değildir. Asıl mesele, kontrol edemediğiniz kişilerle, tepkilerle ve durumlarla sürekli zihinsel mücadele etmek yerine enerjinizi gerçekten etkileyebildiğiniz alana yöneltebilmektir 🌷

Yani odağı, başkalarının ne yaptığına değil; kendi tutumunuza, sınırlarınıza ve seçimlerinize çevirmektir.

Bu bakış açısı, dışarıyı kontrol etmeye çalışırken yaşadığınız yorgunluğu ve güçsüzlük hissini azaltmaya yardımcı olabilir. 

Başkalarının davranışlarını değiştirmeye çalışmak yerine, kendi tepkinizi düzenlemeniz, değerlerinize uygun hareket etmeniz ve gerçekliği olduğu gibi görebilmeniz daha işlevsel bir zemin sağlar. Böylece zihninizdeki gereksiz yük azalabilir, daha net düşünmek ve daha sağlıklı kararlar almak kolaylaşabilir.

Günlük yaşamda bu yaklaşım; mesajınıza dönmeyen bir arkadaş, eleştirel bir iş ortamı ya da hayal kırıklığı yaratan bir ilişki dinamiği karşısında hemen savunmaya geçmemenizi destekler. 

Bunun yerine durup olanı fark etmek, kısa bir içsel mesafe oluşturmak ve ardından “Ben şimdi ne yapacağım?” sorusuna dönmek mümkün hâle gelir. 

Ancak bunun, şiddet, tehdit ya da hak ihlali içeren durumlarda pasif kalmak anlamına gelmediğini unutmamak gerekir. Böyle durumlarda öncelik, kendinizi korumak ve destek almaktır.

Klinik Psikolog Tuğçe Turanlar

Kaynak: Bırak Yapsınlar Teorisi - Mel Robbins 
Mutluluk Tuzağı - Russ Harris
Travma sadece “kötü bir anı” değildir. Sinir siste Travma sadece “kötü bir anı” değildir. Sinir sisteminde ve bedende iz bırakabilir. Çözülmemiş travmatik stres, bedenin alarm sistemini (HPA ekseni) uzun süre açık tutabilir. Bu da bizi fark etmeden “hayatta kalma” moduna sokar. Uyku bozulabilir. Enerji düşebilir. Ağrı ve gerginlik artabilir.

Zihin ve beden ayrı yapılar değildir. Duygusal stres; hormonlar, sinir sistemi ve bağışıklık sistemiyle sürekli etkileşim halindedir. Uzun süren stres kortizol dengesini etkileyebilir. Bu denge bozulduğunda vücudun enflamasyonu düzenlemesi zorlaşabilir. Bu durum bazı kişilerde bedensel kırılganlığı artırabilir. Burada amaç “duygular hastalık yapar” demek değildir. Daha doğru ifade şudur: Stres yükü arttıkça bazı sağlık sorunları için risk artabilir.

Gabor Maté’nin kuramsal çerçevesi, özellikle sınır koyamama ve öfkeyi bastırma gibi örüntülerin “gizli stres” yaratabileceğini söyler. Bu, kesin bir neden–sonuç iddiası değildir. Klinik gözlemlerle güçlenen bir yorumdur. ACE çalışmaları da çocuklukta olumsuz deneyimler arttıkça yetişkinlikte bazı sağlık risklerinin arttığını gösterir. Travma bir hastalığın tek nedeni değildir. Genetik ve çevresel etkenler de önemlidir. En kritik nokta suçlamak değil, tabloyu doğru okumaktır.

#psikoloji 

Okuma önerisi: Dr. Gabor Maté – Vücudunuz Hayır Diyorsa 

**Bu içerik bilgilendirme amaçlıdır. Tanı koymaz ve tedavi önerisi yerine geçmez. Şikâyetleriniz için bir hekime ve/veya ruh sağlığı uzmanına başvurunuz.**
Tetris Oynamak Travmatik Anıların Etkisini Azaltır Tetris Oynamak Travmatik Anıların Etkisini Azaltır mı?
Klinik araştırmalar, travmatik bir olaydan sonra Tetris oynamanın, akla gelen rahatsız edici görüntülerin sıklığını azaltabileceğini göstermektedir. 

Bu yöntem, Tetris’in beynin sınırlı kapasiteye sahip “çalışma belleğini” meşgul ederek anının şiddetini zayıflatmasıyla çalışır. 

Ancak Tetris tek başına bir tedavi değil, profesyonel süreci destekleyen bir bilişsel araçtır.

Tetris Beyindeki Travmatik Görüntüleri Nasıl Zayıflatır?

Travmatik anılar zihnimizde genellikle canlı ve sarsıcı “fotoğraflar” olarak saklanır. Beynimizin aynı anda işleyebileceği bilgi miktarı ise sınırlıdır.

“Bilişsel rekabet” adı verilen sürece göre; bir kişi travmatik bir anıyı hatırlarken aynı anda Tetris gibi blokların döndürülmesini gerektiren bir oyun oynarsa, beyin her iki görsel işi aynı kalitede yapamaz. 

Tetris, beynin görsel kaynaklarını doldurarak travmatik görüntünün zihne daha sönük ve daha az rahatsız edici bir şekilde geri kaydedilmesini sağlar.

Beyin Esnekliği (Nöroplastisite) Bu Süreçte Nasıl Bir Rol Oynar?

Beynimiz deneyimlerle kendini yeniden şekillendirme (nöroplastisite) yeteneğine sahiptir. 

Travmatik anılar sabit kayıtlar değildir; her hatırlandıklarında değişime açık hale gelirler. 

Tetris oynamak, anının en canlı olduğu o kısa sürede araya girerek travma devrelerini “kesintiye uğratır”. Böylece anının duygusal yükü zamanla hafifleyebilir.

Tetris ve EMDR Terapisi Arasındaki Benzerlik Nedir?

Tetris, klinik psikolojide kullanılan EMDR (Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma) yöntemiyle benzer bir mantığa sahiptir. EMDR’de terapist rehberliğinde gözler sağa sola hareket ettirilerek beyin meşgul edilir. 

Tetris de görsel-uzamsal dikkatimizi yoğun şekilde kullanarak beyni benzer bir “duyarsızlaşma” sürecine sokar.

Önemli olan oyunun kendisi değil, zihni görsel olarak meşgul etme biçimidir. Benzer bir destekleyici etki için şu aktiviteler de tercih edilebilir:

* Yapboz (Puzzle)
* Çizim ve Boyama
* El İşleri: Örgü örmek gibi
* Mekansal Planlama

**Bu içerik bilgilendirme amaçlıdır. Eğer travma sonrası stres belirtileri yaşıyorsanız, mutlaka bir ruh sağlığı uzmanından destek almalısınız.**

#psikoloji
Instagram'da takip et

Konular

  • İlişkisel Örüntüler
  • Bağlanma ve Yakınlık Sorunları
  • Travma ve Psikolojik İzler
  • Kişilik Yapıları
  • İçsel Çatışmalar ve Anlam Arayışı
  • Kaygı, Kontrol ve Aşırı Düşünme
  • Rüyalar ve Bilinçdışı Süreçler

Hızlı Erişim

  • Hakkımda
  • S.O.S Podcast
  • Spotify'da Dinle
  • Apple Podcasts'te Dinle
  • Bireysel Danışmanlık
  • Çift Danışmanlığı
  • İletişim

Yasal Uyarı

Bu internet sitesinin içeriği ve uygulamaları, sadece bilgilendirme ve eğitim amaçlı olup, herhangi bir şekilde tıbbi öneri verme veya herhangi bir danışan sağlama amacı ile oluşturulmamıştır. Sitemizde yer alan alıntı ve görüşler açıkça belirtilmediği takdirde resmi görüşlerini yansıtmamaktadır. Yazılı izin alınmaksızın kaynak gösterilerek dahi kullanılamaz.