Tuğçe Turanlar

  • Anasayfa
  • Hakkımda
  • Hizmetler
    • Bireysel Terapi
    • Çift Terapisi
    • EMDR Terapisi
  • Konular
    • İlişkiler ve Bağlanma
    • Kaygı ve Anksiyete
    • Travma ve Bedensel Bellek
    • Psikanalitik Düşünce
  • Podcast
  • İletişim

Tuğçe Turanlar

  • Anasayfa
  • Hakkımda
  • Hizmetler
    • Bireysel Terapi
    • Çift Terapisi
    • EMDR Terapisi
  • Konular
    • İlişkiler ve Bağlanma
    • Kaygı ve Anksiyete
    • Travma ve Bedensel Bellek
    • Psikanalitik Düşünce
  • Podcast
  • İletişim
  • Anasayfa
  • Hakkımda
  • Hizmetler
    • Bireysel Terapi
    • Çift Terapisi
    • EMDR Terapisi
  • Konular
    • İlişkiler ve Bağlanma
    • Kaygı ve Anksiyete
    • Travma ve Bedensel Bellek
    • Psikanalitik Düşünce
  • Podcast
  • İletişim
featured_image

Freud’a Göre Rüya Yorumu Nedir?

30 Kasım 2025 Yazar: Klinik Psikolog Tuğçe Turanlar İlişkiler ve Bağlanma 0 Yorum

Freud’a göre rüya yorumu, bilinçdışının işleyişini anlamak için temel bir yoldur. Sigmund Freud, rüyaları yalnızca gece zihnimizde beliren rastlantısal görüntüler olarak değil; bastırılmış arzuların, çatışmaların, anı kalıntılarının ve bilinçdışı süreçlerin dönüştürülmüş ifadeleri olarak ele alır.

Freud’un Rüyaların Yorumu adlı eseri, psikanaliz tarihinde rüyaya merkezi bir yer kazandırmıştır. Ona göre rüya, bilinçdışına açılan özel bir kapıdır. Ancak bu kapı doğrudan açılmaz. Rüya, bilinçdışı düşünceleri açıkça söylemek yerine onları imgeler, semboller, yer değiştirmeler ve yoğunlaştırmalar aracılığıyla dönüştürür.

Bu nedenle rüyayı anlamak, yalnızca “Bu rüya ne anlama geliyor?” sorusunu sormak değildir. Daha derin soru şudur:

Zihin, söyleyemediği şeyi neden böyle bir sahneye dönüştürür?

Bu yazıda Freud’a göre rüya yorumunu, rüya çalışmasının temel mekanizmalarını ve Lacan’ın bilinçdışının dilsel yapısına dair yaklaşımını sade bir çerçevede ele alacağız.

Sesli Anlatım Mevcut

Bu içeriğin seslendirilmiş versiyonunu aşağıdaki oynatıcıdan dinleyebilirsiniz.

https://www.tugceturanlar.com/wp-content/uploads/2025/11/freud-ruya-analizi-klinik-psikolog-tugce-turanlar.mp3

 

Freud’a Göre Rüya Nedir?

Freud’a göre rüya, bilinçdışı düşüncelerin doğrudan değil, dönüştürülmüş biçimde ortaya çıktığı bir ruhsal üründür. Rüyada gördüğümüz sahneler, kişiler ve imgeler çoğu zaman yüzeyde göründükleri kadar basit değildir.

Freud bu noktada iki düzeyden söz eder:

Açık rüya içeriği, kişinin hatırladığı rüya sahnesidir. Yani rüyada gördüğümüz kişiler, mekânlar, olaylar ve görüntülerdir.

Gizil rüya düşüncesi ise bu sahnenin altında yatan bilinçdışı arzu, çatışma, anı kalıntısı ya da duygusal malzemedir.

Rüya yorumu, açık rüya içeriğinden gizil rüya düşüncesine doğru ilerlemeye çalışır. Ancak bu süreç düz bir tercüme değildir. Çünkü rüya, bilinçdışı malzemeyi olduğu gibi göstermez; onu değiştirir, sıkıştırır, yerini değiştirir ve sembolik bir forma sokar.

Rüya Çalışması Nedir?

Freud’un “rüya çalışması” dediği süreç, gizil rüya düşüncelerinin açık rüya içeriğine dönüşmesidir. Başka bir ifadeyle rüya çalışması, bilinçdışı malzemeyi rüyada görülebilir bir sahneye çeviren ruhsal işlemdir.

Rüya çalışması nedeniyle rüyalar çoğu zaman mantıksız, kopuk, tuhaf ya da çelişkili görünür. Bir kişi aynı anda birkaç kişiye benzeyebilir. Mekânlar birleşebilir. Zaman sırası bozulabilir. Önemsiz bir nesne çok yoğun bir duygu taşıyabilir.

Bu tuhaflık, rüyanın anlamsız olduğunu göstermez. Tam tersine, Freud’a göre rüyanın kendine özgü bir mantığı vardır. Bu mantık gündelik bilinçli düşüncenin mantığından farklıdır.

Rüya çalışmasının iki temel mekanizması özellikle önemlidir:

Yoğunlaştırma
Yer değiştirme

Freud Museum da rüya çalışmasını açıklarken özellikle bu iki mekanizmanın, gizil rüya düşüncelerinin açık rüya içeriğine dönüşmesinde merkezi olduğunu vurgular.

Yoğunlaştırma Nedir?

Yoğunlaştırma, bir rüya öğesinin birden fazla düşünceyi, kişiyi, duyguyu ya da anıyı aynı anda temsil etmesidir. Rüyada gördüğümüz tek bir figür, gerçekte birkaç farklı kişiye ait özellikleri taşıyabilir. Tek bir mekân, birden fazla dönemi ya da duygusal deneyimi bir araya getirebilir.

Örneğin rüyada görülen bir öğretmen figürü, hem geçmişteki bir otoriteyi, hem eleştirel bir ebeveyni, hem de kişinin kendi içindeki yargılayıcı sesi temsil ediyor olabilir. Rüyadaki tek bir kişi, birden fazla ruhsal anlamı aynı anda taşıyabilir.

Bu yüzden rüyalar çoğu zaman yoğun, tuhaf ve çok katmanlıdır. Tek bir imge, birçok çağrışımı içine sıkıştırır.

Freud’a göre rüyadaki imgelerin zenginliği de buradan gelir. Rüya, uzun bir düşünce zincirini tek bir sahneye dönüştürebilir.

Yer Değiştirme Nedir?

Yer değiştirme, rüyadaki duygusal yoğunluğun asıl kaynağından başka bir kişiye, nesneye ya da sahneye aktarılmasıdır. Böylece bilinçdışı bir çatışma, daha güvenli veya daha dolaylı bir biçimde rüyada görünür hale gelir.

Örneğin kişi gerçek yaşamda birine öfke duyuyor olabilir; fakat bu öfke rüyada doğrudan o kişiye değil, ilgisiz görünen başka bir figüre ya da nesneye yönelmiş olabilir. Asıl duygusal yük yer değiştirmiştir.

Bu mekanizma rüyaların neden bazen “asıl meseleyle ilgisiz” gibi göründüğünü açıklar. Rüya, bilinçdışı düşünceyi açıkça göstermek yerine onu daha az tehdit edici bir sahneye taşır.

Freud’un rüya kuramında yoğunlaştırma ve yer değiştirme, rüyanın açık içeriğini oluşturan en önemli işlemler arasındadır. Freud’un Rüyaların Yorumu metninde de yoğunlaştırma ve yer değiştirme, rüya çalışmasının temel mekanizmaları olarak ele alınır.

Rüyalar Neden Mantıksız Görünür?

Rüyaların mantıksız görünmesinin nedeni, rüya çalışmasının gündelik düşünce mantığıyla işlememesidir. Bilinçli düşünce genellikle zaman sırası, neden-sonuç ilişkisi ve tutarlılık arar. Rüya ise imgeler, çağrışımlar, duygusal yoğunluklar ve sembolik bağlantılar üzerinden çalışır.

Bu nedenle rüyalarda çelişkiler yan yana durabilir. Bir kişi hem tanıdık hem yabancı olabilir. Bir ev hem çocukluk evi hem bugünkü ev gibi hissedilebilir. Zaman geçmiş, şimdi ve gelecek arasında serbestçe kayabilir.

Rüyadaki tuhaflık, çoğu zaman bilinçdışı malzemenin dönüştürülmüş biçimde ortaya çıkmasından kaynaklanır.

Bu nedenle rüya yorumu yaparken yalnızca rüyanın olay örgüsüne değil, rüyanın duygusal tonuna, çağrışımlarına ve kişide bıraktığı etkiye bakmak gerekir.

Kelime Temsili ve Nesne Temsili

Freud’un rüya kuramında kelime temsili ve nesne temsili ayrımı önemli bir yer tutar. Bu ayrım, zihinsel malzemenin nasıl temsil edildiğini anlamaya yardımcı olur.

Nesne temsili, daha çok imge, sahne ve duyusal izlerle ilişkilidir. Rüyada gördüğümüz yüzler, mekânlar, nesneler ve görüntüler bu düzeyde düşünülebilir.

Kelime temsili ise sözcükler, sesler ve dilsel bağlantılarla ilişkilidir. Bir düşüncenin bilince yaklaşabilmesi için çoğu zaman kelimelerle bağ kurması gerekir.

Rüya, bu iki alan arasında hareket eder. Bir düşünce doğrudan kelime olarak değil, bir görüntü olarak ortaya çıkabilir. Bazen de bir kelime oyunu, ses benzerliği ya da dilsel çağrışım rüyanın sahnesini etkileyebilir.

Bu nedenle rüyalar yalnızca görsel değildir; dilsel izler de taşır. Rüya sahnesi, imge ile kelime arasındaki karmaşık ilişkinin bir ürünü olabilir.

Bilinçdışı Rüyalarda Nasıl Görünür?

Freud’a göre bilinçdışı, doğrudan ve açık bir şekilde konuşmaz. Daha çok dolaylı yollarla kendini gösterir: rüyalar, dil sürçmeleri, unutmalar, tekrar eden davranışlar ve sembolik ifadeler aracılığıyla.

Rüyalar bu açıdan özel bir yere sahiptir. Çünkü uyku sırasında bilinçli denetim görece azalır; buna rağmen bilinçdışı malzeme yine de doğrudan değil, dönüştürülmüş biçimde ortaya çıkar.

Bu dönüşüm, rüyanın hem gizleyici hem de açığa çıkarıcı olmasını sağlar. Rüya bir şeyi saklar; ama aynı anda onun izini de taşır.

Bu yüzden Freud’a göre rüyalar bilinçdışına ulaşmak için önemlidir. Ancak rüya yorumu, sabit sembol sözlükleriyle yapılabilecek mekanik bir işlem değildir. Aynı rüya imgesi farklı kişilerde farklı anlamlar taşıyabilir.

Önemli olan rüyanın kişisel çağrışımları, duygusal bağlamı ve kişinin yaşam öyküsü içindeki yeridir.

Lacan’a Göre Bilinçdışı Neden Dil Gibi Yapılanmıştır?

Jacques Lacan, Freud’un rüya kuramını dil üzerinden yeniden okur. Lacan’ın en bilinen önermelerinden biri, bilinçdışının “bir dil gibi yapılandığı” düşüncesidir.

Bu yaklaşımda bilinçdışı, yalnızca bastırılmış içeriklerin saklandığı bir depo değildir. Bilinçdışı; sözcükler, çağrışımlar, eksikler, tekrarlar ve anlam kaymaları üzerinden işler.

Lacan için rüya, yalnızca gizli bir mesaj taşıyan sembolik bir tablo değildir. Rüya aynı zamanda bir gösterenler zinciridir. Yani rüyada görülen imgeler, kelimeler gibi birbirine bağlanır, yer değiştirir ve yeni anlam etkileri üretir.

Bu nedenle Lacan, Freud’un yoğunlaştırma ve yer değiştirme mekanizmalarını dilsel süreçlerle ilişkilendirir. Yoğunlaştırma, metaforla; yer değiştirme ise metonimiyle birlikte düşünülebilir.

Metafor ve Metonimi Rüyada Nasıl Çalışır?

Lacancı yaklaşıma göre rüyalardaki imgeler, dildeki metafor ve metonimiye benzer biçimde çalışabilir.

Metafor, bir anlamın başka bir imge ya da ifade aracılığıyla temsil edilmesidir. Rüyada bir kişinin başka bir figürle birleşmesi, bir duygunun sembolik bir nesneyle görünür hale gelmesi metaforik bir işleyiş olarak düşünülebilir.

Metonimi ise anlamın bir çağrışım zinciri boyunca kaymasıdır. Rüyada bir duygunun asıl nesnesinden başka bir ayrıntıya taşınması, yer değiştirme mekanizmasıyla ilişkili düşünülebilir.

Bu açıdan rüya, yalnızca görüntülerden oluşan bir sahne değildir. Rüya, anlamın kaydığı, sıkıştığı, yer değiştirdiği ve eksik kaldığı bir dilsel alan gibidir.

Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Rüyanın anlamı tek ve sabit değildir. Rüya, çoğu zaman tek bir cümleye indirgenemeyen çok katmanlı bir çağrışım alanı açar.

Rüyalar Bir Mesaj mıdır?

Rüyalar çoğu zaman bir şey söylüyor gibi hissedilir. Ancak psikanalitik açıdan rüyayı doğrudan bir mesaj ya da kehanet gibi düşünmek yanıltıcı olabilir.

Freud’a göre rüya, bilinçdışı düşüncelerin dönüştürülmüş bir ifadesidir. Lacan açısından ise rüya, öznenin dil ve anlam yapıları içindeki konumuna dair izler taşır.

Bu nedenle rüya “şunu yapmalısın” diyen doğrudan bir mesajdan çok, kişinin iç dünyasında işlenmekte olan bir malzemenin sahnelenmesi olarak düşünülebilir.

Rüyalar bazen bir arzuyu, bazen bir çatışmayı, bazen bir kaygıyı, bazen de söze dökülemeyen bir duyguyu sahneye taşır. Fakat bunu doğrudan değil; imgeler, yer değiştirmeler ve sembolik bağlantılar üzerinden yapar.

Freud ve Lacan Rüyayı Nasıl Farklı Okur?

Freud ve Lacan rüyayı farklı düzeylerde ele alır.

Freud için rüya, bilinçdışı arzuların ve bastırılmış düşüncelerin dönüştürülmüş ifadesidir. Rüya çalışması, bu gizil düşünceleri açık rüya sahnesine çevirir.

Lacan ise Freud’un bu yaklaşımını dilsel bir çerçevede yeniden düşünür. Ona göre bilinçdışı, dil gibi yapılanır; rüya da bu dilsel yapının izlerini taşır.

Freud daha çok rüyanın nasıl oluştuğunu, hangi mekanizmalarla dönüştüğünü ve bilinçdışı arzuyla ilişkisini inceler. Lacan ise rüyanın gösterenler, eksikler, anlam kaymaları ve Öteki’nin söylemiyle ilişkisini vurgular.

Bu iki yaklaşım birbirini tamamen dışlamaz. Aksine, rüyayı hem ruhsal hem de dilsel bir oluşum olarak anlamaya imkân verir.

Rüya Yorumu Neden Kişisel Çağrışım Gerektirir?

Rüya yorumunda en sık yapılan hata, rüyadaki imgeleri sabit anlamlara bağlamaktır. Örneğin “su bilinçdışıdır”, “ev bedendir”, “yılan şudur” gibi genel sembolik açıklamalar bazen düşünmeye yardımcı olabilir; fakat tek başına yeterli değildir.

Freud’a göre rüya yorumu, kişinin kendi çağrışımlarını dikkate almalıdır. Çünkü rüyadaki bir nesne, bir kişi için korkuyu; başka biri için arzuyu; bir başkası için çocukluk anısını temsil edebilir.

Bu nedenle rüya analizi kişisel bağlamdan koparılamaz. Rüyanın anlamı, yalnızca rüyanın içinde değil; rüyayı gören kişinin yaşamında, ilişkilerinde, arzularında, çatışmalarında ve söze dökemediği duygularında aranır.

Rüyalar Günlük Hayattaki Tekrarları Anlamaya Yardımcı Olabilir mi?

Rüyalar yalnızca gece görülen sahneler değildir. Bazen kişinin gündelik yaşamında tekrar eden ilişki biçimlerini, korkularını, arzularını ve savunmalarını anlamaya yardımcı olabilir.

Bir kişi rüyasında sürekli aynı sahneyi görüyor, benzer duygularla uyanıyor ya da benzer figürlerle karşılaşıyorsa, bu rüya kişinin iç dünyasında tekrar eden bir temaya işaret ediyor olabilir.

Bu tema bazen terk edilme korkusu, bazen suçluluk, bazen öfke, bazen görünür olma kaygısı, bazen de bastırılmış bir arzu olabilir.

Bu nedenle rüyalar, yalnızca sembol çözme alanı değil; kişinin yaşamındaki tekrarları, ilişkisel kalıpları ve bilinçdışı sahneleri anlamak için de önemli bir malzeme sunar.

Sonuç: Rüyalar Bilinçdışının Dilini Nasıl Gösterir?

Freud’a göre rüyalar, bilinçdışı süreçlerin dönüştürülmüş ifadeleridir. Rüya çalışması, gizil rüya düşüncelerini açık rüya sahnesine çevirirken yoğunlaştırma ve yer değiştirme gibi mekanizmaları kullanır.

Lacan ise bu süreci dilsel bir çerçevede yeniden yorumlar. Bilinçdışı, yalnızca bastırılmış içeriklerin saklandığı bir alan değil; gösterenlerin, çağrışımların, eksiklerin ve anlam kaymalarının çalıştığı bir yapı olarak düşünülür.

Bu nedenle rüyalar hem görsel hem de dilsel bir nitelik taşır. Bir rüya imgesi, tek bir anlama indirgenemez; çoğu zaman birçok duyguyu, anıyı, arzuyu ve çatışmayı aynı anda taşır.

Rüyaları anlamak, geleceği bilmek değil; zihnin kendini nasıl temsil ettiğini, neyi sakladığını, neyi dönüştürdüğünü ve hangi duygusal malzemeyi işlemeye çalıştığını anlamaktır.

Rüya bu anlamda yalnızca geceye ait bir görüntü değil; bilinçdışının kendine özgü dilidir.

Bu konular hakkında daha derinlemesine bilgi edinmek isterseniz, Seans Odası Sakinleri podcast’imizin ilgili bölümlerini dinleyebilirsiniz.

Okuyucu İçin Not

Bu yazı, Freud’un rüya yorumu ve Lacan’ın bilinçdışına dair dilsel yaklaşımını bilgilendirici bir çerçevede ele almaktadır. Rüya analizi kişisel bağlam gerektirir; bu nedenle burada yer alan açıklamalar bireysel rüyalar için doğrudan yorum ya da tanı amacı taşımaz.

Kaynak: Hendrix, John Shannon. “The Dream Work of Sigmund Freud.“

Ek kaynak: Freud’un rüya çalışması hakkında daha ayrıntılı bilgi için Freud Museum London – The Dream-Work sayfasına bakılabilir.

Bilinçdışı Freud Lacan Psikanaliz Rüya Analizi Rüya çalışması Seans Odası Sakinleri Podcast
Önceki
Sonraki

İlgili Makaleler

Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu Nedir?
Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu Nedir?
11 Ocak 2026

Obsesif kompulsif kişilik bozukluğu, kişinin düzen, kontrol, mükemmeliyetçilik ve...

Devamı
Grup Terapisi
Grup Terapisi
11 Ocak 2024

"Ne olmadığımızı keşfetmemiz ne olduğumuzun keşfine giden bir adımdır." -...

Devamı
Çocukluk Amnezisi – Erken Yaş Anılarını Neden Hatırlayamayız
Çocukluk Amnezisi – Erken Yaş Anılarını Neden Hatırlayamayız
8 Kasım 2023

Çocukluk amnezisi, bilimsel araştırmalarda sıkça incelenen ve insanların erken...

Devamı
DEHB’li Biriyle İlişki Yaşamak
DEHB’li Biriyle İlişki Yaşamak
19 Ocak 2025

Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), hem çocukluk hem de...

Devamı

Aldatma sonrası güvenin yeniden kurulması, yalnızc Aldatma sonrası güvenin yeniden kurulması, yalnızca “özür dilemekle” mümkün olmaz. Özür önemli olabilir; fakat asıl belirleyici olan, aldatan kişinin kendi davranışını gerçekten anlamaya çalışıp çalışmadığıdır.
“Ama sen de…” diye başlayan savunmalar, aldatılan kişinin tepkisini abartılı bulmak ya da ilişki sorunlarını aldatmanın gerekçesi gibi sunmak, onarımı zorlaştırır.
Çünkü güven, ancak sorumluluğun gerçekten alındığı bir yerde yeniden kurulabilir.
Bu konuyu daha ayrıntılı ele aldığım “Aldatma Sonrası Güven Yeniden Kurulur mu?” başlıklı yazıyı tugceturanlar.com’da okuyabilirsiniz.
🌷 
#psikoloji
Sevilmek için neden bazen sesimizi kısar, ihtiyaçl Sevilmek için neden bazen sesimizi kısar, ihtiyaçlarımızı geri çeker, kendimizden vazgeçeriz?
Bu bölümde Küçük Deniz Kızı masalını; İngiliz Psikanalist Winnicott’ın gerçek/sahte benlik ayrımı ve Klinik Psikolog Dana Crowley Jack’in kendini susturma kavramı üzerinden ele alıyoruz. 
Çünkü bazen mesele aşk için fedakârlık değil; sevilmek uğruna kendi sesini kaybetmektir.
Yeni bölüm Spotify ve Apple Podcasts’te.
Yeni bölümlerden haberdar olmak için Seans Odası Sakinleri podcastini takip edebilirsiniz ❤️
#podcast #psikoloji
Travmatik bir deneyimi anlatmak neden iyileştirir? Travmatik bir deneyimi anlatmak neden iyileştirir?
Bu sorunun cevabı, “konuşmak iyi gelir”den çok daha derine gidiyor.
Psikanalitik perspektiften bakıldığında anlatı; zihnin ham halde tuttuğu, henüz tam olarak işleyemediği deneyimi daha düşünülebilir bir forma sokma girişimidir.
Adı konulamayan şey her zaman yok olmaz. Bazen semptom olarak, beden tepkisi olarak ya da ilişkilerde tekrar eden örüntüler olarak kendini göstermeye devam eder.
Anlatmak, bu döngüyü fark etmeye ve yaşanan deneyime başka bir yerden bakmaya yardım edebilir.
Ama iyileştirici olan yalnızca anlatmak değildir. Güvenli, duyulduğunuz ve yargılanmadığınız bir ilişki içinde anlatabilmektir.
#psikoloji
Bazı duygular yalnızca geçip gitmez; ilişkilerimiz Bazı duygular yalnızca geçip gitmez; ilişkilerimizde, seçimlerimizde, tekrar eden döngülerimizde iz bırakır.
Seans Odası Sakinleri’nde, bireysel terapi ve çift terapisi alanında çalışan bir klinik psikolog olarak insanın iç dünyası, ilişkileri ve kendini anlama yolculuğu üzerine düşüncelerimi paylaşıyorum.
Bazen bir ilişkinin içindeki görünmeyen döngülere, bazen travmanın bugüne bıraktığı izlere, bazen de çocukluktan taşınan bağlanma biçimlerine bakıyoruz.
Jung, Freud, çağdaş psikanalitik düşünce, masallar, filmler ve gündelik hayattan tanıdık duygular bu yolculukta bize eşlik ediyor.
🎙️ Seans Odası Sakinleri’ni Spotify, Apple Podcasts ve diğer podcast platformlarında dinleyebilirsiniz 🤍
“İçimizde olup biteni bilinçli hale getirmediğimiz “İçimizde olup biteni bilinçli hale getirmediğimizde, onu dış dünyada kaderimizmiş gibi yaşarız.” - Jung
Bazen benzer ilişkilere çekilir, benzer insanlara öfkelenir, benzer durumlarda geri çekilir ya da aynı tür hayal kırıklıklarını farklı sahnelerde yeniden yaşarız. Dışarıdan bakıldığında bütün bunlar şanssızlık, kader ya da hayatın bize hazırladığı bir tekrar gibi görünebilir. Oysa dış dünyada sürekli karşımıza çıkan şey, bazen içimizde henüz fark edilmemiş olanın izidir.
Bilinçdışı, yalnızca bastırılmış anılardan ya da unutulmuş deneyimlerden oluşmaz. Çocuklukta geliştirdiğimiz savunmalar, ilişkiler içinde öğrendiğimiz roller, kendimize dair inançlarımız, korkularımız, arzularımız ve gölgede kalan yanlarımız da bilinçdışının parçalarıdır. 
Örneğin “Ben hep terk ediliyorum” diye düşündüğünüzde, farkında olmadan terk edilmeyi bekleyen, yakınlığı tehdit gibi algılayan ya da ilişkilerde kendinizi sürekli aynı mesafeye yerleştiren bir iç düzenekle hareket ediyor olabilirsiniz. 
Bu yaşadığınız acının gerçek olmadığı anlamına gelmez. Tam tersine, acının yalnızca dış koşullardan değil, içsel tekrar örüntülerinden de beslendiğini gösterir. Elbette her şeyin nedeni bilinçdışı değildir. Toplumsal koşullar, travmalar, kayıplar, ekonomik gerçekler ve başkalarının davranışları yaşamımız üzerinde gerçek bir etkiye sahiptir.
Fark edilmeyen duygu çoğu zaman davranışa dönüşür. Kabul edilmeyen öfke pasif saldırganlık olarak ortaya çıkabilir. Tanınmayan değersizlik hissi sürekli onay arayışına dönüşebilir. Yüzleşilmeyen korku ise kontrol ihtiyacı olarak ilişkilerimize sızabilir. 
Bilinçli hale getirmek, yalnızca zihinsel olarak “anlamak” değildir. Kendi iç dünyamızı gözlemleyebilmek, duygularımıza isim verebilmek, tetiklendiğimiz anları fark edebilmek ve eski tepkilerimizle bugünkü gerçekliği ayırt edebilmektir. 
Terapi de çoğu zaman tam olarak bu alanda çalışır: kader sandığımız tekrarları psikolojik bir dile çevirmek. İç dünyamızı tanımaya başladığımızda dış dünya tamamen değişmeyebilir. Ancak biz, aynı dünyaya aynı bilinçdışı zorunluluklarla cevap vermek zorunda kalmayız. 🌷
Klinik Psikolog Tuğçe Turanlar
#psikoloji
Hiç ilk görüşte aşık oldunuz mu?
Bazen birine gerç Hiç ilk görüşte aşık oldunuz mu?
Bazen birine gerçekten değil, onun üzerindeki kendi hayalimize, özlemimize ya da eksik kalan bir parçamıza tutuluruz. Jung’a göre aşkın ilk dönemindeki bu büyülenmede projeksiyon önemli bir rol oynar; karşımızdaki kişiyi olduğu gibi değil, içimizde taşıdığımız imgeyle birlikte görürüz.
Bu bölümde aşkı, projeksiyonu, anima-animus kavramlarını ve Her filmi üzerinden kurduğumuz o ilk büyülenmenin neden bu kadar güçlü olduğunu anlatıyorum.
Bu sorunun cevabını Jung’un kavramları üzerinden daha derinlemesine dinlemek isterseniz, profildeki linkten Seans Odası Sakinleri podcastine ulaşabilirsiniz. Bölümü Apple Podcasts ve Spotify üzerinden dinleyebilirsiniz 🩵
#podcast #psikoloji
Instagram'da takip et

  • KVKK Aydınlatma Metni
  • Web Sitesi Aydınlatma Metni
  • Çerez Politikası
  • uzmanpsikologtugceturanlar@gmail.com
  • 0532 053 39 92 WhatsApp üzerinden ulaşabilirsiniz

Adres

Kuloğlu Mah. Ağa Hamamı Sok. Yasemin Apt. No:14 D:1 Beyoğlu / İstanbul

Bu internet sitesinin içeriği ve uygulamaları, sadece bilgilendirme ve eğitim amaçlı olup, herhangi bir şekilde tıbbi öneri verme veya herhangi bir danışan sağlama amacı ile oluşturulmamıştır. Sitemizde yer alan alıntı ve görüşler açıkça belirtilmediği takdirde resmi görüşlerini yansıtmamaktadır.