Tuğçe Turanlar

  • Anasayfa
  • Hakkımda
  • Hizmetler
    • Bireysel Terapi
    • Çift Terapisi
    • EMDR Terapisi
  • Konular
    • İlişkiler ve Bağlanma
    • Kaygı ve Anksiyete
    • Travma ve Bedensel Bellek
    • Psikanalitik Düşünce
  • Podcast
  • İletişim

Tuğçe Turanlar

  • Anasayfa
  • Hakkımda
  • Hizmetler
    • Bireysel Terapi
    • Çift Terapisi
    • EMDR Terapisi
  • Konular
    • İlişkiler ve Bağlanma
    • Kaygı ve Anksiyete
    • Travma ve Bedensel Bellek
    • Psikanalitik Düşünce
  • Podcast
  • İletişim
  • Anasayfa
  • Hakkımda
  • Hizmetler
    • Bireysel Terapi
    • Çift Terapisi
    • EMDR Terapisi
  • Konular
    • İlişkiler ve Bağlanma
    • Kaygı ve Anksiyete
    • Travma ve Bedensel Bellek
    • Psikanalitik Düşünce
  • Podcast
  • İletişim
featured_image

Borderline Kişilik Yapısı: DSM-5 Tanı Ölçütlerine Klinik Bir Bakış

19 Ocak 2023 Yazar: Klinik Psikolog Tuğçe Turanlar Travma ve Bedensel Bellek, İlişkiler ve Bağlanma 0 Yorum

Borderline kişilik yapısı, Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından yayımlanan DSM-5’te belirli tanı ölçütleri çerçevesinde tanımlanmaktadır. Bu ölçütler, klinik değerlendirme süreçlerinde kullanılan betimleyici ve sınıflayıcı bir çerçeve sunar. DSM-5’te yer alan tanımlar, bireylerin yaşantılarını anlamaya yardımcı olmayı amaçlayan bir referans sistemi niteliğindedir; tek başına tanı koyma amacı taşımaz.

DSM-5’e göre borderline kişilik yapısına ilişkin örüntüler; erken erişkinlik döneminde başlayan, farklı yaşam bağlamlarında ortaya çıkan ve kişilerarası ilişkilerde, benlik algısında ve duygulanımda belirgin tutarsızlıklarla karakterize edilen bir yapı içinde ele alınır. Tanı ölçütleri, bu örüntülerin en az beşinin bir arada bulunması durumunda değerlendirilir.

Aşağıda yer alan maddeler, DSM-5’te tanımlanan ölçütlerin bilgilendirici ve klinik bir özetini sunmaktadır. Bu ölçütler, bireyleri etiketlemekten ziyade, belirli ruhsal süreçleri anlamaya yönelik bir okuma alanı açmayı amaçlar.


DSM-5’te Borderline Kişilik Yapısı İçin Tanımlanan Tanı Ölçütleri

1. Gerçek ya da hayali terk edilme olasılığına karşı yoğun tepkiler
Bazı bireylerde, ayrılık ya da ihmal edilme ihtimali güçlü bir duygusal tehdit olarak algılanabilir. Bu durum, ilişkisel bağın korunmasına yönelik yoğun tepkilerle kendini gösterebilir.

2. Kişilerarası ilişkilerde idealizasyon ve değersizleştirme uçları arasında gidip gelen örüntüler
İlişkilerde karşıdaki kişinin algılanışı zaman zaman keskin biçimde değişebilir. Bu durum, ilişkisel istikrarsızlık hissini artırabilir.

3. Süreklilik göstermeyen benlik algısı
Kişinin kendisine, hedeflerine ya da yaşam yönelimlerine dair algısı dönemsel olarak değişkenlik gösterebilir. Bu değişkenlik, kimlik sürekliliğinde zorlanmalarla ilişkilendirilebilir.

4. Kendine zarar verme potansiyeli taşıyan dürtüsel davranış alanları
Duygusal zorlanma anlarında, bazı davranış alanlarında sınırların zorlanması gözlenebilir.

5. İntihar düşünceleri ya da kendine zarar verme davranışlarının yineleyici biçimde ortaya çıkması
Bu örüntüler, çoğunlukla yoğun ilişkisel stres ve duygusal yüklenme dönemleriyle ilişkilidir.

6. Duygudurumda hızlı ve yoğun dalgalanmalar
Duygular kısa süreler içinde belirgin biçimde değişebilir ve bu değişimler yoğun yaşantılar eşliğinde ortaya çıkabilir.

7. Süreğen boşluk hissi
Bazı bireyler, içsel bir doluluk ya da anlam hissinde süreklilik sağlamakta zorlanabilir.

8. Yoğun öfke duyguları ve öfke düzenleme güçlükleri
Öfke, zaman zaman dışa ya da içe yönelerek sonrasında suçluluk veya utanç duygularını tetikleyebilir.

9. Stresle ilişkili geçici kuşkucu düşünceler ya da dissosiyatif yaşantılar
Yüksek stres altında, gerçeklik algısında geçici kopukluklar ve bedensel yabancılaşma deneyimleri ortaya çıkabilir.

Bu ölçütlerin şiddeti, sıklığı ve yaşanma biçimi bireyden bireye farklılık gösterir. Klinik değerlendirme, her zaman kişinin bütüncül yaşam öyküsü ve ruhsal bağlamı içinde ele alınmalıdır.


Psikodinamik Perspektiften Borderline Kişilik Yapısı

Psikodinamik literatürde borderline kişilik yapısı, DSM-5 tanı ölçütlerinin ötesinde, erken dönem ilişkisel deneyimler bağlamında ele alınır. Bu ölçütler betimleyici bir çerçeve sunarken; psikodinamik yaklaşımlar, yapının ardındaki ilişkisel ve gelişimsel süreçlere odaklanır.

Bu çerçevede borderline yapılanma; erken nesne ilişkilerinde yaşanan süreksizlikler, ayrışma-bireyleşme süreçlerindeki kırılmalar ve duygulanım düzenleme güçlükleriyle ilişkilendirilir. Tanı kriterlerinde tanımlanan örüntüler, sabit kişilik özellikleri olarak değil; ilişkisel bağlam içinde şekillenen savunucu ruhsal düzenekler olarak ele alınır.

Bu bakış açısı, borderline kişilik yapısının yalnızca davranışsal belirtiler üzerinden değil, ruhsal sürekliliği koruma çabasının kırılgan biçimleri üzerinden anlaşılmasına olanak tanır.


İlişkisel Deneyim, İçsel Nesneler ve Duygulanım

Psikodinamik yazarlar, borderline kişilik yapılanmasında sıkça gözlenen idealizasyon ve değersizleştirme salınımlarını, içsel nesne temsillerindeki bölünmeler ile ilişkilendirir. Bu çerçevede kişilerarası ilişkilerde yaşanan yoğun iniş çıkışlar, benlik algısındaki tutarsızlıklar ve süreğen boşluk duygusu; yalnızca belirtiler olarak değil, içsel çatışmalarla başa çıkma girişimleri olarak değerlendirilir.

Bu örüntüler, ilişkisel bağlamda ele alındığında ilişkisel dinamikler üzerinden daha anlaşılır hâle gelir. Bu yaklaşım, borderline kişilik yapısını etiketleyici bir dilden uzaklaştırarak, bireyin ilişkisel dünyasına ve içsel deneyimine dair anlamlandırıcı bir alan açmayı hedefler.

Bu bağlamda borderline kişilik yapısı, tekil belirtiler üzerinden değil, bütüncül bir ruhsal örüntü olarak değerlendirilmelidir.


Not: Bu metin, DSM-5’te yer alan tanı ölçütlerini ve psikodinamik literatürdeki yaklaşımları bilgilendirici ve klinik bir çerçevede ele alan bir okuma yazısıdır. Tanı koyma, tedavi önerme ya da yönlendirme amacı taşımaz.

Podcast:
Borderline kişilik yapısı kavramının ilişkisel bağlamda ele alındığı “Borderline Annenin Çocuğu Olmak” başlıklı bölüm, Seans Odası Sakinleri podcast serisinde bu tema çerçevesinde tartışılmaktadır.

Seans Odası Sakinleri (S.O.S.) Spotify Podcast

Seans Odası Sakinleri (S.O.S.) Apple Podcast

Seans Odası Sakinleri (S.O.S.) Youtube

Kaynak

Borderline Personality Disorders and DSM-5

Borderline (Sınırda) Kişilik Bozukluğu çocukluk çağı travmaları Kişilik Bozuklukları travma
Önceki
Sonraki

İlgili Makaleler

Duygusal Olarak Olgunlaşmamış Ebeveynler: Yeterince iyi miyim?
Duygusal Olarak Olgunlaşmamış Ebeveynler: Yeterince iyi miyim?
25 Nisan 2026

Yeterince İyi Olursam Sevilirim Yanılgısı Bazı insanlar sevilmek için sürekli...

Devamı
Psikolojik Dayanıklılık Nedir
Psikolojik Dayanıklılık Nedir
16 Kasım 2024

Zorluklar ve stres, hayatın kaçınılmaz bir parçasıdır. Ancak bazı bireyler,...

Devamı
Dissosiyasyon ve Çocukluk Çağı Travmaları
Dissosiyasyon ve Çocukluk Çağı Travmaları
7 Eylül 2021

Dissosiyasyon Kavramı Dissosiyasyon, zihinsel süreçlerin bilinçten ayrılması ve...

Devamı
ADHD – Yetişkin Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu
ADHD – Yetişkin Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu
18 Ağustos 2023

Yetişkin Bireylerde ADHD Türkçe karşılığı, “DEHB, Dikkat eksikliği hiperaktivite...

Devamı

Instagram

Hiç ilk görüşte aşık oldunuz mu?
Bazen birine gerç Hiç ilk görüşte aşık oldunuz mu?
Bazen birine gerçekten değil, onun üzerindeki kendi hayalimize, özlemimize ya da eksik kalan bir parçamıza tutuluruz. Jung’a göre aşkın ilk dönemindeki bu büyülenmede projeksiyon önemli bir rol oynar; karşımızdaki kişiyi olduğu gibi değil, içimizde taşıdığımız imgeyle birlikte görürüz.
Bu bölümde aşkı, projeksiyonu, anima-animus kavramlarını ve Her filmi üzerinden kurduğumuz o ilk büyülenmenin neden bu kadar güçlü olduğunu anlatıyorum.
Bu sorunun cevabını Jung’un kavramları üzerinden daha derinlemesine dinlemek isterseniz, profildeki linkten Seans Odası Sakinleri podcastine ulaşabilirsiniz. Bölümü Apple Podcasts ve Spotify üzerinden dinleyebilirsiniz 🩵
#podcast #psikoloji
“Yeterince iyi olursam sevilirim” inancı, çoğu zam “Yeterince iyi olursam sevilirim” inancı, çoğu zaman çocuklukta duygusal olarak yeterince görülmemiş olmanın izlerini taşır. Duygusal olarak yeterince ulaşılabilir olmayan ebeveynlerle büyüyen çocuk, sorunu kendinde arar. Daha uyumlu, daha başarılı, daha sessiz ya da daha az talepkar olursa sevileceğine inanır. Bu strateji çocuklukta ilişkiyi koruyarak hayatta kalmayı sağlar; ancak yetişkinlikte kişinin kendi ihtiyaçlarını bastırmasına, ilişkilerde fazla sorumluluk almasına ve sürekli onay aramasına yol açabilir.
İyileşme, geçmişte hayatta kalmanızı sağlayan bu eski örüntüyü fark etmekle başlar. Yetişkinlikte sağlıklı ve güvenli bağlar kurmak; kusursuz bir rol yapmayı değil, kendi sınırlarınız ve ihtiyaçlarınızla sahici bir şekilde var olabilmeyi gerektirir. Unutmayın, sevgi kazanılması gereken bir ödül değildir. Değeriniz, ne kadar faydalı olduğunuzla değil; var olmanızla ilgilidir. 🩵
#psikoloji
Bazı yanlarımızı saklarız; çünkü onları kendimize Bazı yanlarımızı saklarız; çünkü onları kendimize yakıştıramayız.
Öfke, kıskançlık, kırılganlık ya da güç arzusu bazen ‘ben böyle biri değilim’ diyerek bilinçdışına itilir. Ama bastırılan şey kaybolmaz; çoğu zaman başka insanlarda bizi en çok rahatsız eden şey olarak geri döner. Jung buna gölge der. Dr. Jekyll ve Bay Hyde hikayesi de tam olarak bunu anlatır: insanın kendinden ayırmaya çalıştığı karanlık yan, yok olmaz; güçlenerek geri döner. 
Bu bölümde gölgeyi, projeksiyonu ve neden bazı yanlarımızı inkar ettiğimizi bu hikaye üzerinden anlatıyorum. 
Bu sorunun cevabını Jung’un gölge kavramı üzerinden daha derinlemesine anlamak isterseniz, profildeki linkten Seans Odası Sakinleri podcastine ulaşabilirsiniz. 
Bölümü Apple Podcasts ve Spotify’dan dinleyebilirsiniz 🎙️
#psikoloji #podcast
Yalnızlık, çoğu zaman tek başına olmaktan çok, sah Yalnızlık, çoğu zaman tek başına olmaktan çok, sahici bir yakınlık kuramamaktan doğar. Bu nedenle insan bazen kalabalıkların içinde, ilişkilerin ortasında ve sürekli iletişim hâlindeyken bile kendini derinden yalnız hisseder. 
Sorun her zaman çevrede kaç kişinin olduğu değildir; o ilişkilerin ne kadar güvenli, karşılıklı ve duygusal olarak taşıyıcı olduğudur.
Sosyal medya çağında bu ayrım daha da belirginleşti. İnsanlar hiç olmadığı kadar görünür, ulaşılabilir ve bağlantı içinde. Ancak bağlantının artması, yakınlığın da arttığı anlamına gelmiyor. Mesajlaşmak, birbirini izlemek ya da sürekli çevrimiçi kalmak; anlaşılma, görülme ve duygusal olarak karşılık bulma ihtiyacını her zaman karşılamıyor. Bu yüzden kişi çok sayıda ilişki içinde olsa bile, gerçek bir temas yaşamadığında yalnızlık sürüyor.
Yalnızlığı ağırlaştıran bir başka etken de, tek başına olmaya yüklenen anlamdır. Çünkü tek başınalık ile yalnızlık aynı şey değildir. Tek başına olmak kimi zaman içe dönüş, dinlenme ve ruhsal toparlanma alanı sunabilir. Yalnızlık ise ilişki içinde de hissedilebilen bir kopukluk hâlidir. İnsan her yalnız kaldığında zarar görmez; ama kendisi olarak var olamadığı ilişkiler içinde giderek daha fazla yalnızlaşabilir.
Bu yüzden yalnızlığı yalnızca daha fazla sosyalleşme ihtiyacı olarak görmek yeterli değildir. Bazen ihtiyaç duyulan şey daha çok insan değil, daha sahici temas; bazen de yakınlıkla, mesafeyle ve tek başınalıkla kurulan içsel ilişkiyi yeniden düşünmektir🌷
#psikoloji
Külkedisi Sendromu, kadınların bağımsızlığa karşı Külkedisi Sendromu, kadınların bağımsızlığa karşı geliştirdikleri bilinçdışı korkuyu ve bir başkası tarafından korunma, yönlendirilme ya da “kurtarılma” arzusunu anlatmak için kullanılan bir kavramdır. Bu nedenle, bir klinik tanıdan çok, belirli bir psikolojik ve toplumsal örüntüye işaret eder.
Bu örüntüde kişi, yaşamını dönüştürecek gücü kendi içinde değil, dışarıda aramaya başlayabilir. İlişkilerde partnerin idealize edilmesi, aşırı uyum sağlama, kendi benliğini geri plana itme ve güvende hissetmek için bir başkasının varlığına ihtiyaç duyma bu yapının sık görülen görünümlerindendir.
Kavramın dikkat çekici yanı, yalnızca bireysel psikolojiyle değil; masallar, kültürel anlatılar ve toplumsallaşma süreçleriyle de ilişkili olmasıdır. 
Külkedisi masalında olduğu gibi, kadın bekler, sabreder, uyum gösterir; değişim ise kendi eyleminden çok dışarıdan gelen bir figürle mümkün olur. Böylece bağımsızlık, özgürleştirici bir alan olmaktan çıkıp kaygı uyandıran bir alana dönüşebilir.
Psikodinamik açıdan bakıldığında ise bu örüntü, bağımsızlıkla ilgili çatışmalı duyguların bastırılması üzerinden de okunabilir.
🌷
#psikoloji
Beyaz Şövalye Sendromu, ilişkide sürekli kurtarıcı Beyaz Şövalye Sendromu, ilişkide sürekli kurtarıcı role geçmeyi anlatır. Kişi karşısındakini sevmekle yetinmez; onu toparlamaya, iyileştirmeye, taşımaya ve düzeltmeye de çalışır.
İlk bakışta bu, sevgi, fedakarlık ve bağlılık gibi görünebilir. Ama zamanla ilişki, iki kişinin birbirine eşlik ettiği bir alan olmaktan çıkıp birinin diğerini sürekli düzenlemeye çalıştığı bir yapıya dönüşebilir.
Bu dinamikte partnerin sorunları kişinin gündemine dönüşür, partnerin duyguları ise kendi sorumluluğu gibi hissedilir. Kimi zaman dışarıdan “çok ilgili” görünen tutumun altında, kaybetme korkusu ya da vazgeçilmez olma ihtiyacı da bulunabilir.
Oysa sağlıklı destek vermek ile kurtarıcı role geçmek aynı şey değildir. Destek vermek, karşı tarafın yerine yaşamak değil; yanında olurken yine de onun kendi ayakları üzerinde durmasına alan açmaktır.
Beyaz şövalye dinamiğinde ise bu denge bozulur. Bir süre sonra sevgi ile sorumluluk, şefkat ile yük taşıma birbirine karışır. Bu da ilişkide eşitliği zedeler; yorgunluk, kırgınlık ve bastırılmış öfke yaratabilir ❤️‍🩹
Çoğu zaman bu rol kötü niyetle değil, iyi niyetle başlar. Ama yine de şu fark önemlidir: Sevgi, birini taşımak değildir. Destek olmak, onun yerine yaşamak değildir. 
Yakınlık, birini kurtarma görevi değildir.
#psikoloji
Instagram'da takip et

Konular

  • İlişkisel Örüntüler
  • Bağlanma ve Yakınlık Sorunları
  • Travma ve Psikolojik İzler
  • Kişilik Yapıları
  • İçsel Çatışmalar ve Anlam Arayışı
  • Kaygı, Kontrol ve Aşırı Düşünme
  • Rüyalar ve Bilinçdışı Süreçler

Hızlı Erişim

  • Hakkımda
  • S.O.S Podcast
  • Spotify'da Dinle
  • Apple Podcasts'te Dinle
  • Bireysel Danışmanlık
  • Çift Danışmanlığı
  • İletişim

Yasal Uyarı

Bu internet sitesinin içeriği ve uygulamaları, sadece bilgilendirme ve eğitim amaçlı olup, herhangi bir şekilde tıbbi öneri verme veya herhangi bir danışan sağlama amacı ile oluşturulmamıştır. Sitemizde yer alan alıntı ve görüşler açıkça belirtilmediği takdirde resmi görüşlerini yansıtmamaktadır. Yazılı izin alınmaksızın kaynak gösterilerek dahi kullanılamaz.